Kıbrıs Sorununun Ortaya Çıkışı

Cyprus 325

KIBRIS SORUNUNUN ORTAYA ÇIKIŞI

Lozan Antlaşması’ndan İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar geçen süreçte, Yunanistan ve Türkiye adanın Lozan’da belirlenen hükümlülüklerine sadık bir tutum sergilemelerine rağmen, on iki adanın Yunanistan’a verilmesinden itibaren bir takım ulusçu beklentiler içerisine girmişlerdir. Yunan iç savaşının sona ermesiyle birlikte 1950’li yılların başından itibaren Kıbrıs’ta iki ülkenin de hak sahibi olma iddiaları oluşmaya başlamış ve daha sonrasında Yunanistan’da oluşan kamuoyu baskısı ve İngiltere’nin de bu konuyla ilgilenmesi üzerine konu Birleşmiş Milletlere taşınmıştır.¹ Türkiye, bu sorunu, önceleri İngiltere’nin bir iç meselesi olarak görmüş, ancak Yunanistan’ın Kıbrıs üzerindeki istemleri resmiyet kazandıkça konuyla ilgilenmeye başlamıştır. Bu ilgilenme, biraz da Kıbrıs Türk toplumunun baskıları ve konunun, ulusal basın ve kamuoyu tarafından ilgi ile karşılanmış olmasından kaynaklanmıştır.²

Türkiye genel olarak adadaki İngiliz hâkimiyetinin devam etmesini istemekle birlikte eğer adada bir egemenlik sorunu olursa Lozan anlaşmasına göre bir taraf olarak kabul edilmesi gerektiğini savunuyordu. Konu Yunanistan tarafından 1954 yılında Birleşmiş Milletlere taşınmış ancak bir sonuç elde edilememiştir. Bunun sonrasında İngiltere iki ülkeyi de Londra’da bir görüşme yapmaya toplamış ancak Türkiye’de meydana gelen 6 7 Eylül olayları sebebiyle görüşmeler sekteye uğramakla kalmamış Türk-Yunan ilişkilerinin bozulmasında da baş etkenlerden birisi olmuştur.

1959 yılında ise, uluslararası sistemdeki bölgesel olayların müttefikler arasındaki işbirliği ve dayanışma çabalarını gerektirmesi, ABD ve NATO’nun baskılarıyla Zürih’te yapılan ikili müzakereler sonucunda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına karar verilmiştir.³ Ancak bundan kısa bir süre sonra Kıbrıs Türk halkına uygulanan baskılar neticesinde toplumlar arasındaki gerginlikler tekrar artmıştır. 1963-64 yıllarında bu baskının şiddetlenmesi ve adadaki Türk halkının anayasadan faydalandırılmamasına yönelik eylemler ile birlikte Makarios’un Zürih’teki anlaşmayı tanımadığına dair açıklamalarıyla, Türkiye garantörlük yetkisini kullanarak adaya askeri müdahale yapma kararı almış ve Türk uçakları Kıbrıs’ta uçmaya başlamıştır. Ancak, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin Kıbrıs nedeniyle çıkabilecek bir savaş sonucunda bozulabileceği ve bunun genelde Batı-NATO, özelde ABD çıkarları üzerinde yaratacağı olumsuz etkilerden çekinen ABD, Türkiye’nin bu kararını oldukça sert bir tepki göstererek engellemiştir. Tarihe ünlü “Johnson Mektubu” olarak geçen bu engelleme Türkiye-ABD ilişkileri açısından da bir güvensizliğe yol açmıştır. Bu tarihten sonra Yunanistan’ da askeri cuntanın başa gelmesiyle görüşmeler devam etmiş ancak daha sonrasında adanın Yunanistan tarafından silahlandırılmasından sonra Türk halkına karşı artan ve katliam derecesine gelen müdahaleler sonrasında Türkiye anlaşmalardan doğan haklarını kullanarak askeri müdahalede bulunacağını açıklamıştır. Yapılan arabulucu girişimler sonrasından adadaki silahlar geri çekilmiş ve 1974 yılına kadar olan gelişmeler adadaki tansiyonu tekrar yükselterek Kıbrıs Barış Harekâtının meydana gelmesine yol açmıştır.

Kıbrıs Barış Harekâtı ve Kıbrıs Çözümlemeleri 

1974 yılı Haziran ayında Yunanistan’ın desteğiyle ve EOKA örgütünün girişimleriyle Kıbrıs’ta Makarios yönetimini darbe ile devirip iktidara Nikos Sampson’u getirmişlerdir. Bu durumdan huzursuz olan Türkiye, adadaki yükümlülüklerini yerine getirerek adadaki huzursuzluğu önlemek ve adadaki Türklerin güvenliklerini sağlamak amacıyla garantör devletlerle yaptığı görüşmelerden sonra 20 Temmuz 1974 tarihinde adaya askeri müdahale kararı almıştır. Yapılan birinci müdahaleden sonra Cenevre’de toplanan görüşmelerde adadaki iki toplumun ayrı birer gerçeklik olduğunu ve federal devlet biçiminde anlaşılabileceğini savunmuş ancak görüşmeler çıkmaza girmiştir. Bunun sonucunda Türkiye ikinci bir müdahaleden sonra adanın yüzde otuzunu ele geçirmiş ve iki bölgeli federasyonun gerekli şartını sağlamıştır.ͣ ¹ 1974 Kıbrıs bunalımı, Türkiye ve Yunanistan’ın karşılıklı olarak birbirleriyle olan ilişkilerini etkilediği kadar, aynı zamanda, bu ülkelerin uluslararası ilişkilerini de değişikliğe uğratmıştır. Gerçekten de, Türkiye açısından Kıbrıs konusu, uluslararası ilişkilerinde değişmez gündem maddesi haline gelirken, sorunun görüşmelerle adil ve kalıcı bir sonuca bağlanamaması ve ABD ile olan ilişkilerinde Kıbrıs nedeniyle silah ambargosunun yaratmış olduğu olumsuzluklar, Türkiye’nin dış politikada hareket serbestliğini kısıtlamıştır. Yunanistan açısından ise, Kıbrıs konusu, bir ulusal saygınlık sorunu olarak kabul edilmiş ve olayın bütün sorumluluğu ABD ve NATO’ya yüklenmeye çalışılmıştır. Özellikle askeri ve ekonomik açıdan Türkiye’nin ABD ve diğer önde gelen NATO üyesi ülkelere olan bağımlılığı ve ABD yönetiminin Türkiye’ye uygulamaya başlamış olduğu ambargonun Kıbrıs şartına bağlanmış olması, Türkiye’yi, uluslararası bağlantılarını oldukça güç şartlar altında yürütmeye zorlamıştır. Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunması adada yaşayan iki toplumun birbirlerinden kesin olarak ayrılması ile sonuçlanmış ve Türk toplumu kendi ulusal yönetimini kurarak, Türkiye’nin etkin garantisi olmadan tekrar Kıbrıs Rum toplumu ile bir arada yaşayamayacaklarını açıklamışlardır. 1974 sonrası Türk – Yunan ilişkilerinde Kıbrıs sorununa ilişkin olarak yapılan bütün görüşmeler sırasında Kıbrıs Türk toplumunun temel yaklaşımı iki toplumlu, iki kesimli, Türk ve Rum toplumunun eşit haklara sahip oldukları ve Türkiye’nin etkin garantisinin bulunduğu bir federasyonun kurulması yönünde olmuştur. Yunanistan ve Kıbrıs Rum toplumu ise, görüşmeler sırasında Kıbrıs’ta Türklerin azınlık haklarının garanti altına alınmış olduğu bir üniter devletin kurulmasından yana politikalar izlemişlerdir.

Bu dönemden sonra iki toplum arasında Kıbrıs’a bağlantılı olarak Ege Denizi’nde yeni gerginlikler ve ikili güvensizlikler baş göstermiştir. Türkiye, Yunanistan ile olan ilişkilerinde önceliği Ege Denizi’nde uzlaşmazlıklara neden olan konularda karşılıklı dengeyi kurma çabalarına vermektedir. Bu noktada asıl sorun Kıbrıs’ta süren gerginliğin diğer ikili sorunların çözümlenmesini güçleştirmekte oluşudur. Benzer kaygılar taşıyan Türkiye ve Yunanistan, Kıbrıs sorununa kalıcı bir çözüm bulunabilmesi için yapılan görüşmeler sırasında, karşılıklı olarak birbirlerine olan güvensizlikleri nedeniyle ileride kendi çıkarlarını tehlikede bırakabileceği endişesini taşıyan noktalarda katı tutumlarını korumaktadırlar, bu ise, çözümsüzlüğü artırmaktadır. 1985 yılında hazırlanan çerçeve anlaşma taslağı da benzer kaygıları dikkate alarak hazırlanmıştır, ancak bu taslak Kıbrıs Türk toplumu tarafından bütünüyle kabul edilebilir nitelikte bulunurken Kıbrıs Rum liderliği, biraz da Yunanistan’ın baskılarından etkilenerek bu taslağı reddetmiştir.

Bu bağlamda BM çerçevesinde yürütülmekte olan görüşmelerden bir sonuç almanın henüz mümkün olmadığı anlaşılmış ve son yıllarda Kıbrıs Rum Yönetimi’nin adanın geleceğini AB şemsiyesi altında görmeye yönelik bir politika izlemeye başlamıştır. Luxemburg Zirvesi ile Kıbrıs Rum Yönetimi’nin adanın tek temsilcisi olarak AB’ye tam üyeliğe aday ülke olarak kabul edilmiştir. Prof. Mendelson tarafından hazırlanan bir raporda AB’nin GKRY’ni Kıbrıs’ın tek yasal temsilcisi sayarak AB’ne tam üyelik sürecini başlatmış olması Garanti Antlaşması hükümlerine aykırı bir karar olarak değerlendirilmiş ve bu karar 1997 ve 2001 yıllarında BM Güvenlik Konseyi’ne de sunulmuştur Bilindiği gibi, bu antlaşmalara göre Kıbrıs Cumhuriyeti, garantör devletlerin üyesi bulunmadıkları ve onaylamadıkları herhangi bir ittifak ilişkisi içerisinde olamamaktadır. Bu bakımdan ele alındığında Türkiye’nin AB’ne tam üyeliği gerçekleşmeden Kıbrıs’ın AB’ne üyeliği söz konusu olamamaktadır. ͣ ²

Annan Planı 

Kasım 2002′de BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından taraflara gönderilen Basis for Agreement on a Comprehensive Settlement of The Cyprus Problem başlıklı metin tarafların şimdiye değin ileri sürdükleri kimi noktalarda istediklerini karşı tarafa kabul ettirebileceklerinin işaretini vermekle birlikte yeni sorunlar ve tartışmalar doğurmuştur. Nitekim aralık ayında planın ikinci versiyonu, 26 Şubat 2003 tahinde de planın üçüncü kez gözden geçirilmiş şekli taraflara sunularak bu metin üzerinde uzlaşmaları ve referanduma götürmeleri istenmiştir. Ancak 10 Mart 2003 tarihinde Lahey’de BM Genel Sekreteri’nin de katılımıyla yapılan toplantıda tarafların üçüncü kez gözden geçirilen metin üzerinde de uzlaşamamaları üzerine toplantılar kesilmiştir. İki taraf arasında birbirilerine karşı aldıkları günübirlik ziyaret ve hafta sonu konaklamalarına olanak veren güven arttırıcı düzenlemeler kimi önyargıların giderilmesine yardımcı olduğu dile getirilmiş ve uzlaşmaya dönük beklentiler artmıştır. Aralık ayında KKTC ‘de yapılan genel seçimlerde sonucunda CTP ile DP arasında kurulan bir koalisyon ile Kıbrıs’da Türk toplumunun ve Türkiye’nin duyarlılıklarını ve çıkarlarını göz önünde bulunduran ve Annan Planı çerçevesinde müzakere sürecini yeniden başlatmayı sağlamaya dönük politika izleyen bir siyasi yapılanma ortaya çıkmıştır. 2004 yılının ilk aylarında ise iki toplum arasında Annan Planı’nı da göz önünde bulunduran bir çözüm arayışına yeniden başlanması yönünde girişimler söz konusu olmuş ve BM Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonu çerçevesinde görüşmelere yeniden başlanmıştır. Bu çerçevede taraflar arasında yapılan görüşmeler sırasında ve sonrasında Annan Planı bir ez daha gözden geçirilmiş ve tarafların duyarlılıklarını gözettiği ileri sürülen bir metin daha hazırlanarak tarafların kabulüne sunulmuştur. Söz konusu metnin de tarafların duyarlılıklarını bütünüyle dikkate almış olduğunu söylemek mümkün olmamıştır. Metin hakkında ileri sürülen en önemli eleştiri, tarafların öngörülen takvim içerisinde üzerinde anlaşamadıkları konuları Annan’ın kendisinin dolduracak olması, oluşturulacak statüye AB müktesebatı çerçevesinde ne tür bir etkin ve aşındırılamaz garanti sağlanacağı, garantör devletlerin anlaşma tam olarak ortaya çıkarılmadan bu metni onaylayacaklarını önceden kabul etmeleri, eş zamanlı referandumlarda herhangi bir tarafın hayır demesi halinde referandumun her iki tarafta da evet denilinceye kadar tekrarlanması olasılığından söz edilmesi vb noktalarda olduğu görülmüştür. Nisan 2004′de Kuzey Kıbrıs ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nde yapılan referandumlar ile oylamaya sunulan plan, Türk tarafından % 65 kabul gördüğü halde Rum oylarının % 76 red şeklinde olduğundan hayata geçirilememiştir.

Kaynakça:

1: Pantazis Terlexis, Greece’s Policy .., s. 91
2: Faruk Sönmezoğlu, “Kıbrıs Sorunu’nda Tarafların Tutum ve Tezleri,” Türk Dış Politikasında Sorunlar, der. Esat Çam, İst. Der Yay. 1989, s. 96
3: Fahir Armaoğlu, 20. yy Siyasi Tarihi, Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları, 1983, s. 533.
.a1: F. Sönmezoğlu, “Kıbrıs Sorununda..,” ss. 109-110.
.a2: Fuat Aksu, Türk Yunan İlişkileri: İlişkilerin Yönelimini Etkileyen Faktörler Üzerine Bir İnceleme, Ankara: SAEMK Yayınları, 2001.

Etiketler

Hakkında: Serhat Saru

Serhat SaruSerhat Saru

Serhat Saru Ege Üniversitesi Uluslararası ilişkiler Bölümü mezunu, şuanda İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Yüksek Lisans öğrencisidir.

You may also like...

0 thoughts on “Kıbrıs Sorununun Ortaya Çıkışı”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>